23 Ocak 2026 Cuma

Allah’ın Güzel İsim Ve Sıfatlarının Anlamı Karşısında Müminin Tavrı!


Allah’ın Güzel İsim Ve Sıfatlarının Anlamı Karşısında Müminin Tavrı


Soru: 

Bilindiği üzere Ehli Sünnet ve el Cemaat; şekil verme, benzetme, yok sayma olmaksızın Allah’ın sıfatlarını ispat ederler. Ancak ispat ederken nasıllığı tevil eder ve İmam Malik’in meşhur sözüyle delil getirirler: “İstiva bilinen bir durum olup nasıllığı bilinmez.” Tüm sıfatlarda bu kuralı uygularsak “Allah güldü”, “Allah’ın yüzü” gibi tanımlarda nasıl davranmalıyız? Şayet Allah’a yakışır bir şekilde tevil etmezsek Mufavvida mezhebine benzemiş olmaz mıyız?

Cevap metni

Allah'a hamd olsun, Resûlullah’a salât ve selam olsun.

Birincisi:

Ehli Sünnet ve el Cemaat’e göre davrananlar nasıllığı tevil etmezler fakat bilgisini Allah’a havale ederler. Böylece Allah’ın sıfatlarına ve anlamlarına iman edip nasıl olduğu hususunu da Allah’a havale ederler.

İbn el Mâcişûn, Ahmed b. Hanbel ve başka selef alimleri şöyle dedi: “Allah kendisinden bahsederken bizler O’nun nasıl olduğunu bilmeyiz ancak sadece ifadelerin anlam ve tefsirini biliriz.” (Der’u Tearuzi'l-Akl ve’n-Nakl 1/115)

Ebu Hafs b. Şahîn’in babası Ebu el Tib Rahimehullah şöyle dedi: Ebu Cafer el Tirmizî’nin yanında bulunduğum esnada “Rabbin inişi” hakkında soru soruldu. İnişin şekli nasıldır? Zira iniş olduğu takdirde yukarısında yükseklik olacaktır? Şöyle cevap verdi: “İniş akılla idrak edilir, şekli bilinmez, buna iman etmek vacip olup bunu sormak bid’attır.”

El Zehebî şöyle dedi: Bağdat’ın alimi doğru söylemiştir, zira inişini sormak yanlıştır. Soru, bilinmeyen bir kelime için olur; inmek, konuşmak, işitmek, görmek, bilmek, istiva etmek vs. tüm bunlar anlamları bilinen sözcüklerdir. Şayet hiç benzeri olmayan bu sıfatlarla nitelenirse sıfat, nitelenene tabi olur. Bu sıfatın şekli ise insanlar nezdinde meçhuldür ve idrak edilemez. (El-Uluvv Lil Aliyyi’l-Ğaffar, s. 213,214)

Ebu Bekir el İsmâilî şöyle dedi: Arşa istiva etmesinin şekli bilinmez ancak istiva ettiğini biliriz, kendisi nasıl istiva ettiğini zikretmemiştir. (Maari el Kubul 1/198)

Ehli Sünnet ve el Cemaat’e göre davrananlar, akide gereği Allah’a tüm sıfatları ispat ederler. Sözlükteki kullanımı ve gerçek anlamları ispat ederler. Ancak nasıl olduğunu ve şeklini Allah’a havale ederler. Bununla birlikte Allah hiçbir yaratılmışa benzemez. Şüphesiz zatı ve sıfatları bakımından O’nun hiç benzeri yoktur.

İkincisi:

Bu bağlamda “Allah güldü” ve “Allah’ın yüzü” ifadelerini nasıl anlamalıyız?

Cevap: Gülme sıfatını mecaz olmaksızın gerçek anlamda, benzetme ve şekil belirtmeksizin Allah’a yaraşır şekilde Allah için kabul ve ispat ederiz. Sıfatın şeklini Allah’a havale ederiz. Her sıfatta inancımız bu yöndedir.

Şeyh İbn Cibrîn Rahimehullah şöyle dedi:

Bizler sıfatı kabul ederiz fakat benzemeyi kabul etmeyiz. Benzeme yaratılmışlara hastır. Yüce Allah’ın kendine kabul ettiğini biz de kabul ederiz. Fakat benzetme yapmayız ve hak olmayanı söylemeyiz. Şüphesiz yaratılmış bir insanın gülme sıfatı kendine münasiptir, sevindiği ve mutlu olduğu anda sevinç sesi çıkarmasıyla olur. Ancak yüce Allah’ın gülmesi bilmediğimiz bir şekilde gerçekleşir. Onu sadece Allah bilir. (Fetava İbn Cibrîn 63/96)

Üçüncüsü:

Mufavvida mezhebine uymamak açısından Allah’a yaraşır şekilde manasını bilmemiz gerekmez mi?

(138920) nolu sorunun cevabında Allah’ın isim ve sıfatlarında tefvidin anlamını açıkladık. Özetle tefvid, iki anlama gelir: Birincisi: Sözcüğün ifade ettiği anlamı kabul edip nasıl olduğu bilgisini Allah’a havale etmektir. Bu seçeneği doğru tarif eden mezhep Ehli Sünnetin mezhebidir. İkincisi: Manasını bilmeden sözcüğü kabul etmektir. Bu da geçersiz ve batıl bir tanımdır.

Anlamı bilmek, sıfatın hakikatini ispat etmek ve nasıl olduğunu bilmek arasında fark vardır.

Kurul alimleri şöyle dedi: Bu konuda vacip olan şudur: Allah’ın Kitap ve Sünnet’te kendine ispat ve kabul ettiği eller, ayaklar, parmaklar vb. sıfatları Allah’a yaraşır şekilde kabul ve ispat etmektir. Bu sıfatları bir şekil belirleme, sıfatı yok sayma veya anlamı saptırma olmadan gerçek anlamda kabul ederiz. (Daimî Fetva Kurulu 2/376)

İspat edip ve iman ettiğimiz anlam ile şeklinin nasıl olduğu anlamı ve aralarındaki farkı bilmemiz gerekir. Çünkü yüce Allah’a hiçbir şey benzemez.

Şeyhulislam Rahimehullah şöyle dedi:

Birden fazla selefin icmâsını bize aktarılmıştır. Bunlardan biri de el Hattâbî olup selef mezhebi şu şekilde olduğunu söylemiştir: Şekil ve biçim belirtmeksizin sıfatlar genel ifadesi ve zahirine göre kabul edilir. “Sıfat” konusu, “Zat” konusunun alt başlığı olup aynı kurallara tabidir. Nasıl ki zatın ispatı varlık ispatı olup şekil ispatı değilse aynı şekilde sıfatların ispatı varlık ispatı olup şekil belirtme ispatı değildir. Böylece Allah’ın eli ve işitme sıfatı mevcuttur. Fakat elini kudret, işitme sıfatını ilim olarak tanımlamayız… Şüphesiz bu sıfatlar Allah’a yaraşır şekilde mevcuttur. Nasıl ki her şeyin sıfatı kendine özgü ise Allah’ın sıfatları da kendisine özgüdür.

Aynı şekilde “yüz” için de geçerlidir. “yaratma” sıfatı da varlıkları yoktan var etme sıfatıdır. Bu fiili kendi fiillerimize benzetmeyiz zira bizler bir şeye ihtiyaç duyduğumuz için yaparız fakat yüce Allah bundan münezzehtir. Allah her şeyden müstağni olup övülendir.

Diğer bakımdan “zat” genel ifade olarak açıklanır ve yaratılanlara benzemez. Kendi zatının nasıl olduğunu sadece yüce Allah bilir. Mümin olan bir kimse bu sıfatların hükümlerini ve eserlerini bilir. Bu konudan kendisinden istenilen amacı bilir. Bilir ki yüce Allah her şeye kâdirdir. Her şeyi ilmiyle kuşatmıştır. Yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O’nun elindedir. Gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür. O; onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir. Müminler cennette onları yaratan Allah’ın yüzüne bakacaklar ve bundan her şeyden daha fazla zevk alacaklardır. Mümin bilir ki her şeyi yaratanın Allah’ın olduğunu ve ibadet edilmesi gerektiğini bilir. Ancak bu yaratmanın gerçeğini bilmez, bildiği tek şey varlıkların bazı yönlerinden haberdar olmaktır. (Mecmû el Fetâvâ 6/355-358)

Dördüncüsü:

Şüphesiz Araplar Arapça kelimeleri açıkladıklarında yaratılmışlarda gördükleri anlamlar ışığında açıklarlar. Yüce Allah’ın sıfatlarını ise hiç kimse gözüyle idrak edemez ve hiç kimse ilmiyle kuşatamaz. Bid’atların benzetmesinden ancak selef yolunu takip edenler kurtulabilir. 

En iyisini Allah bilir.

Şeyh Muhammed Salih El Muneccid

16 Mayıs 2025 Cuma

Sonra Beni Rabbimle Baş Başa Brak!



Ebu Abdullah Süfyan b. Es-Sevri'nin akidesi

Ali b. Harb el-Mevsili anlattı. Şuayb b. Harb'ın şöyle dediğini işittim: Ebû Abdullah Süfyan b. Said es-Sevri'ye dedim ki: Allah'u Teâlâ'nın bana fayda ihsan edeceği sünnetten bir hadis anlatır mısın? Öyleki yarın Allah'ın huzuruna çıktığımda ve beni sorguya çekip 'Bunu kimden öğrendin' dediğinde 'Rabbim bunu bana Süfyan es-Sevri anlattı, ondan dinledim' di-yeyim. Hem ben kurtulayım hem sen sevaba nail olasın.

Bana şöyle dedi: 'Ey Şuayb! Bu önemli hem de ne önemli! Yaz bakalım: 'Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla... Kur'ân Allah kelamıdır, mahluk değildir. O'ndan geldi ve O'na rūcu edecektir (dönecektir). Bundan başkasını söyleyen kafirdir. İman da söz, amel ve niyettir, artar-eksilir. Taatlerle artar masiyetlerle eksilir. Amel olmadan söz geçerli değildir. Niyet olmadan da söz de amel de geçerli değildir. Sünnete muvafık olmadan da söz de, amel de, niyet de geçerli değildir. Şuayb diyor ki: Dedim ki, sünnete muvafik ne demek? dedi ki Şeyhayn'ı, Ebû Bekir ve Ömer'i üstün görmektir. Ey Şuayb! Osman ve Ali'yi diğerlerinden üstün görmedikçe yazdıklarımın sana faydası yoktur. Aynı zamanda Rasûlullah'ın cennetlik olduğuna şahitlik ettiği aşere-i mübeşşere'den -nitekim hepsi de Kureyşlidir- başkasının cennetlik veya ce-hennemlik olduğuna hüküm vermekten kaçınmadan sana bu yazdıklarımın bir faydası olmaz. Ey Şuayb b. Harb! Mestler üzere meshetmeyi çıkarıp ayakları yıkamaktan daha geçerli görmedikçe yazdıklarımın bir faydası olmaz. Ey Şuayb b. Harb! Namazda besmeleyi gizli okumayı açıktan okumaktan daha faziletli görmedikçe buyurduklarımın sana bir faydası olmaz. Ey Şuayb b.
Harb! Kadere, hayrına ve şerrine, acısına ve tatlısına... Bunların hepsinin Allah'tan olduğuna iman etmeden bu yazdıklarımın sana bir faydası olmaz. Ey Şuayb b. Harb! Allah'a yemin olsun ki Kaderiye mezhebinin dediğini Allah demedi, melekler demedi, peygamberler demedi, cennet ehli demedi, (hatta) cehennem ehli de demedi, onların kardeşi olan melun İblis bile demedi.

Allah'u Teâlâ buyuruyor ki: "Heva hevesini ilah edinen, Allah'ım (sapacağını) bilerek saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan sonra kim doğru yola İletecektir? Hiç düşünüp öğüt almaz mısınız?" (Casiye 23)

"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz." (İnsan 30)

Melekler de şöyle demişlerdir. "Seni tesbih ederiz! Bize öğrettiklerin dışında bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen Alim ve Hakim olansın." (Bakara 32)

Musa şöyle demiştir: "Bu, ancak senin imtihanındır. Bununla dilediğini saptırır." (A'raf 155)

Nuh şöyle demiştir: "Eğer Allah sizi azdırmayı dilemişse, size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. Rabbiniz O'dur. Ancak O'na döndürüleceksiniz." (Hud 34)

Şuayb şöyle demiştir: "Rabbimizin dilemesi müstesna: Sizin dininize dönmemiz bizim için olacak bir şey değildir. Rabbimiz ilmiyle her şeyi kuşatmıştır." (Aral 89)

Cennet ehli de şöyle demiştir: "Bizi buna hidayet edene hamdolsun. Allah bizi hidayete ulaştırmasaydı, biz hidayeti asla bulamazdık." (A'raf 43)

Cehennem ehli de şöyle demiştir: "Rabbimiz! Bize bedbahtlığımız galip geldi ve biz sapmış bir kavim olduk." (Mü'minun 106)

Kardeşleri İblis de şöyle dedi: "Rabbim! Beni azdırdığından dolayı
..." (Hicr 39)

Ey Şuayb b. Harb! Muttaki olsun günahkar olsun (her mü'minin) arkasında namaz kılmayı meşru görmedikçe, cihadın kıyamet gününe kadar devam edeceğine inanmadıkça, adaletli olsun zalim olsun sultanın sancağı altında sabretmedikçe yazdıklarımın sana faydası olmaz. (Şuayb diyor ki) Dedim ki: Ebû Abdullah! Her namaz mı? dedi ki: Hayır! Ancak Cuma ve bayram namazları... İmamlardan kim bulunursa arkalarında namaz kıl. Başka namazlarda ise muhayyersin, sadece dinine itimad ettiğin ve ehli sünnete mensup olduğunu bildiğinin arkasında kıl. Ey Şuayb b. Harb! Allah'ın huzurunda durduğunda ve bu sözleri sorduğunda de ki "Ya Rabbi! Bu meseleleri bana Süfyan b. Said es-Sevri anlattı. Sonra beni Rabbimle baş başa brak.

Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in İtikadı - El-Lalakai s.69




8 Nisan 2025 Salı

Yatsı Namazını Kılanın Arkasında Akşam Namazını Kılmak!



Soru

Bir yolculuktan döndüm ve akşam namazını kılmamıştım. Camiye girdim ve onları 'Yatsı' kılarken buldum. Onlarla birlikte 'Yatsı' mı kılmalıyım yoksa kendi başıma akşam namazını mı kılmalı ve sonra 'Yatsı' mı kılmalıyım?


Cevap

Allah'a hamd olsun.

Bilakis imamla namaza katılıp, akşam namazını kılma niyetiyle, sonra üçüncü rek'atta oturup teşehhüd okuyup selam vermeli, sonra yatsı namazının geri kalanında imamla birlikte kılmalısın. Ya da teşehhüd sırasında imam namazı bitirinceye kadar bekleyip onunla birlikte selam vermeli, sonra yatsı namazını kılmalısın. 

Bu, İmam eş-Şafi'nin (Allah ona rahmet etsin) görüşüdür ve İmam Ahmed'den rivayet edilen iki görüşten biridir. El-Merdavi, el-İnsaf'ta (4/413) bu görüşün, Şeyhülislam İbn Teymiye ve büyükbabası el-Mecid İbn Teymiye de dahil olmak üzere İmam Ahmed'in sahabelerinden birçoğu tarafından benimsendiğini belirtmiştir. 

Nevevi (Allah ona rahmet etsin) el-Mecmû', 4/143'te şöyle demiştir: 

Öğle namazını kılan birinin arkasında sabah namazını kılmayı düşünürse ve cemaat namazı tamamlanırsa, isterse teşehhüd sırasında imam bitirinceye kadar bekleyebilir ve onunla birlikte selam verebilir, hangisi daha iyidir veya isterse onu bırakıp selam verebilir. Bu ayrılma onun namazını bozmaz ve bu noktada ulema arasında bir anlaşmazlık yoktur, çünkü imamı takip etmekten muaftır. Alıntı sonu. 

Şeyh İbn Useymin'e (Allah ona rahmet etsin) soruldu: 

Bazı ibadet edenler akşam namazını geciktirdiler ve imamın 'Yatsı' namazını kılmaya başladığını gördüler. Akşam namazını cemaatle tek başlarına mı kılmalılar yoksa imama mı katılmalılar? Ve nasıl namaz kılmalılar? 

O da şöyle cevap verdi: 

Doğru görüş, bir kimse (camiye) geldiğinde imam yatsı namazını kılıyorsa, cemaatle olsun veya olmasın, imama uyup akşam namazını kılma niyetiyle imama uymalıdır. İmamın niyetinin, arkasında namaz kılanın niyetinden farklı olması önemli değildir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Ameller ancak niyetlere göredir ve herkese ancak niyet ettiği vardır." Eğer ikinci rek'atta ona katılırlarsa, onunla birlikte selâm verebilirler. Çünkü üç rek'at kılmış olurlar. Birinci rek'atta ona katılırlarsa, dördüncü rek'ata kalktığında oturup teşehhüd okuyup selâm verebilirler ve sonra yatsı namazından geriye kalan namazda ona uyabilirler. 

Bu konudaki ikinci görüş ise, yatsı namazını kılmak niyetiyle ona uymaları, daha sonra akşam namazını kılmaları ve cemaate katılma farz olduğundan namazları tertip etme zorunluluğunun ortadan kalkması gerektiğidir. 

Üçüncü görüş, kendi başlarına Akşam namazını kılmaları, sonra da 'Yatsı' namazından geriye ne kaldıysa ona katılmaları gerektiğidir. Son iki görüş, bazı çekincelerin olduğu bir şeyi içerir. İlk görüş, 'Yatsı'yı Akşam namazından önce koyarak namazların sırasını ihmal etmeyi içerir. İkinci görüş, aynı camide aynı anda iki cemaatin olmasını içerir, bu da ümmeti böler. 

Fakat bahsettiğimiz ilk görüş doğrudur. Birisi, imamdan önce selâm vermenin yanlış olduğunu söyleyebilir. Aslında bunda yanlış bir şey yoktur. Sünnette bazı yerlerde cemaatten birinin imamdan ayrı bir şey yapabileceği, örneğin korku namazında imamın onları bir rek'atta kıldırdığı, sonra kendi başlarına namazı tamamlayıp çıktıkları rivayet edilmiştir. 

Bir başka örnek ise, Muaz İbnu Cebel (r.a.) ile birlikte namaza katılan, fakat Muaz Bakara Suresi'ni veya ona benzer bir sureyi okumaya başlayınca onu bırakıp onunla birlikte namazı tamamlamayan adamın hikâyesidir.  

Ve âlimler, bir adam cemaatle namaz kılarken gaz çıkarmak üzere olduğunu hissederse veya idrar veya dışkı yaparak abdestini bozmak zorunda kalırsa, tek başına namaz kılmaya karar verip namazını tamamlayıp çıkarsa, kendisine bir günah yoktur, demişlerdir. Bu, ihtiyaç halinde tek başına namaz kılmanın yanlış sayılmadığını göstermektedir. Alıntı sonu. 

Liqaa'aat al-Baab il-Maftooh, 3/425 

Şeyh İbn Baz'a soruldu: Camiye girdim ve 'Yatsı' namazı başlamıştı. Namaza katılmadan önce, Akşam namazını kılmadığımı hatırlıyorum. Akşam namazını kılıp sonra cemaatle 'Yatsı'ya mı yetişmeliyim, yoksa cemaatle namaz kılıp sonra Akşam namazını mı kılmalıyım? 

Cevap verdi: Eğer camiye girersen ve yatsı namazı başlamışsa, o zaman akşam namazını kılmadığını hatırlarsan, akşam namazını kılma niyetiyle cemaate katılmalısın. İmam dördüncü rek'ata kalktığında, üçüncü rek'atta oturup son teşehhüdü -yani, et-tahhiyatu ve Peygamber'e (sallallahu aleyhi ve sellem) salavatı- okumalısın, ondan sonra dua etmelisin, sonra imamın selâm vermesini beklemelisin ve onunla birlikte selâmı söylemelisin. Sahih âlimlerin görüşüne göre, imam ve cemaatin farklı niyetleri olsa bile önemli değildir. Eğer akşam namazını kendi başına kılarsan ve sonra yatsı namazından geriye kalan vakitte cemaate katılırsan, bunda bir sakınca yoktur. Alıntı sonu. 

Mecmû' Fetâvâ İbn Baaz, 12/189 

Daimi Heyete soruldu: Bir kimse, örneğin sabah namazını unutursa ve öğle namazı için ikamet verilinceye kadar hatırlamazsa veya öğle namazını unutursa ve ikindi vakti girinceye kadar hatırlamazsa ne yapmalıdır? Kaçırdığı farz namazı kılmak niyetiyle mi, yoksa halihazırda vaktinde olan namazı kılmak niyetiyle mi imama uymalı ve daha sonra kaçırdığı namazı mı kaza etmelidir? 

Cevap verdi: İmamın arkasında unuttuğu namazı kılar, sahih âlim görüşüne göre niyeti imamdan farklı olsa bile fark etmez. Alıntı sonu. 

Fetaava el-Lajnatu'd-Daimah, 7/407.

Şeyh Muhammed Salih el Muneccid

3 Nisan 2025 Perşembe

RUKYE YAPMAK VE YAPTIRMAK



1. Müslümanın kendisine rukye yapmasının bir sakıncası yoktur. Bu onun için mübah, hatta güzel bir sünnettir.Nitekim Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kendisine rukye yapmış, ashâbından bazıları da kendilerine rukye yapmışlardır.

Âişe'den -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:

أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ إِذَا اشْتَكَى يَقْرَأُ عَلَى نَفْسِهِ بِالْـمُعَوِّذَاتِ، وَيَنْفُثُ، فَلَمَّـا اشْتَدَّ وَجَعُهُ كُنْتُ أَقْرَأُ عَلَيْهِ وَأَمْسَحُ بِيَدِهِ رَجَاءَ بَرَكَتِهَا. [رواه البخاري ومسلم]

"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-hastalığa yakalandğı zaman, kendi üzerine İhlas, Felak ve Nas sûrelerini (Muavvizât'ı) okur ve üfürürdü. Sancısı (ağrısı) arttığı zaman ise ben onun üzerine okurdum. Bereket ümit ederek eliyle de onun vücudunu meshederdum." (Buhârî; hadis no: 4728. Müslim; hadis no: 2192).

Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, bu ümmetten hesapsız ve azapsız olarak cennete girecek yetmiş bin kişinin özellikleri hakkında şöyle buyurmuştur:

... هُمُ الَّذِينَ لاَ يَرْقُونَ، وَلا يَسْتَرْقُونَ، وَلا يَتَطَيَّرُونَ، وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ. [ رواه مسلم ]

"Onlar, rukye yapmazlar, başkasından kendilerine rukye yapmalarını istemezler, uğursuzluğa inanmazlar ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler (dayanırlar)." (Müslim; hadis no: 220).

Hadiste geçen:

... لاَ يَرْقُونَ...:"...rukye yapmazlar,..."

Lafzı, hadisi rivâyet eden sahâbînin sözüdür:Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bunu söylememiştir. Bunun içindir ki Buhârî, bu hadisi rivâyet etmiş (hadis no: 5420), fakat orada bu lafzı zikretmemiştir.

Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bunları (hesapsız ve azapsız olarak cennete girecek kimseleri) methederek onların kimseden kendilerine rukye yapmalarını istemediklerini belirtmiştir.Oysa rukye duâ cinsindendir.Ama bununla birlikte onlar hiç kimseden bunu istemezler. Hadiste لاَ يَرْقُونَ "rukye yapmazlar" lafzı geçmektedir ki bu söz, yanlıştır. Çünkü onların kendilerine ve başkalarına rukye yapmaları güzel bir davranıştır. Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- hem kendisine, hem de başkasına rukye yapardı, fakat başkasından kendisine rukye yapmasını istememiştir. Çünkü kendisine ve başkasına yaptığı rukye, kendisine ve başkasına duâ etmesi cinsindendir. Zaten bu da kendisinin -sallallahu aleyhi ve sellem- emrolunduğu bir davranıştı. Zirâ Allah Teâlâ'nın Âdem, İbrahim ve Musa gibi peygamberlerin kıssalarında zikrettiği gibi, bütün peygamberler Allah Teâlâ'ya niyaz etmişler ve O'na yalvarıp yakarmışlar." (Mecmûu'l-Fetâvâ; c: 1, s: 182).

İbn-i Kayim de -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

"لاَ يَرْقُونَ "rukye yapmazlar" lafzı, diğer lafızların arasında gelmiştir ki bu bazı râviler tarafından yapılan bir yanlıştır." (Hâdi'l-Ervâh"; c: 1, s: 89).

Rukye, mü'minin ona devam etmesi gereken en büyük ve en önemli ilaçlardan birisidir.

2. Müslümanın, kendisine veya başkasına rukye yaparken söylemesi meşrû olan duâlara gelince, bu duâlar pek çoktur. Bu duâların en büyüğü; Fâtiha, İhlas, Felak ve Nas sûreleridir.

Nitekim Ebu Saîd el-Hudrî'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:

اِنْطَلَقَ نَفَرٌ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي سَفْرَةٍ سَافَرُوهَا حَتَّى نَزَلُوا عَلَى حَيٍّ مِنْ أَحْيَاءِ الْعَرَبِ، فَاسْتَضَافُوهُمْ فَأَبَوْا أَنْ يُضَيِّفُوهُمْ، فَلُدِغَ سَيِّدُ ذَلِكَ الْـحَيِّ، فَسَعَوْا لَهُ بِكُلِّ شَيْءٍ لَا يَنْفَعُهُ شَيْءٌ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: لَوْ أَتَيْتُمْ هَؤُلَاءِ الرَّهْطَ الَّذِينَ نَزَلُوا لَعَلَّهُ أَنْ يَكُونَ عِنْدَ بَعْضِهِمْ شَيْءٌ، فَأَتَوْهُمْ فَقَالُوا: يَا أَيُّهَا الرَّهْطُ! إِنَّ سَيِّدَنَا لُدِغَ، وَسَعَيْنَا لَهُ بِكُلِّ شَيْءٍ لَا يَنْفَعُهُ، فَهَلْ عِنْدَ أَحَدٍ مِنْكُمْ مِنْ شَيْءٍ؟ فَقَالَ بَعْضُهُمْ: نَعَمْ، وَاللهِ إِنِّي لَأَرْقِي، وَلَكِنْ وَاللهِ لَقَدِ اسْتَضَفْنَاكُمْ فَلَمْ تُضَيِّفُونَا، فَمَـا أَنَا بِرَاقٍ لَكُمْ حَتَّى تَجْعَلُوا لَنَا جُعْلًا، فَصَالَـحُوهُمْ عَلَى قَطِيعٍ مِنَ الْغَنَمِ، فَانْطَلَقَ يَتْفِلُ عَلَيْهِ وَيَقْرَأُ الْـحَمْدُ لِلهِ رَبِّ الْعَالَـمِينَ، فَكَأَنَّمَـا نُشِطَ مِنْ عِقَالٍ، فَانْطَلَقَ يَمْشِي وَمَا بِهِ قَلَبَةٌ، قَالَ: فَأَوْفَوْهُمْ جُعْلَهُمُ الَّذِي صَالَـحُوهُمْ عَلَيْهِ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: اقْسِمُوا، فَقَالَ الَّذِي رَقَى: لَا تَفْعَلُوا حَتَّى نَأْتِيَ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَنَذْكُرَ لَهُ الَّذِي كَانَ فَنَنْظُرَ مَا يَأْمُرُنَا، فَقَدِمُوا عَلَى رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَذَكَرُوا لَهُ، فَقَالَ: وَمَا يُدْرِيكَ أَنَّهَا رُقْيَةٌ؟ ثُمَّ قَالَ: قَدْ أَصَبْتُمْ، اقْسِمُوا وَاضْرِبُوا لِي مَعَكُمْ سَهْمـًا، فَضَحِكَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. [ رواه البخاري ومسلم ]

"Bir grup sahâbî çıktıkları yolculukta Arap kabilelerinin birisinin yanından geçerlerken onlardan kendilerini misafir etmelerini istediler. Fakat kabile onları misâfir etmediler.Bir ara kabile reisini bir akrep soktu. Kabilenin fertleri onu tedavi etmek için her yola başvurdular ama hiçbir şey sonuç alamadılar.

Aralarından birisi:

- Şu konaklayan insanlara gidip de sorsanız, belki onlardan birisinin yanında fayda verecek bir şey vardır, dedi.

Bunun üzerine yanlarına gittiler ve:

- Ey topluluk! Efendimizi akrep soktu. Her yola başvurduk ama ona hiç bir şey fayda vermedi.Sizden herhangi birinizde efendimize fayda verecek bir şey var mı? dediler.

Bir Sahabi:

- Evet, Allah'a yemîn ederim ki ben rukye (Kur'an ile tedavi) yapabilirim. Ancak biz sizden bizi misafir etmenizi istedik, fakat siz bizi misafir etmediniz.Bize bir karşılık belirlemediğiniz sürece size rukye yapmam, dedi.

Sonunda onlarla bir koyun sürüsü üzerinde anlaştılar. Sahâbî kabile reisine gidip Fâtiha sûresini okuyup adamın üzerine üflemeye başladı.Adam, devenin bağından çözülüşü gibi, sanki hiçbir şey olmamış gibibirden hızla yürümeye başladı. Bunun üzerine kabile fertleri, üzerinde anlaşılan koyun sürüsünü (30 tane koyunu) onlara verdiler.

Sahâbeden bazıları birbirlerine:

- Sürüyü aranızda paylaşın, dediler.

Fakat rukye yapan sahâbî (Ebu Saîd el-Hudrî):

- Hayır. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanına gidip olup biteni ona anlatıncaya kadar paylaşmayın, bakalım bize ne buyuracak? dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanına gidip olup bitenlerianlattılar.

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

- Onun (Fâtiha Sûresi'nin) rukye olduğunu nereden bildin? buyurdu. Sonra

- İyi yapmışsınız (onu alın ve) aranızda paylaşın, bana da bir pay ayırın, buyurdu. Ardından Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- gülümsedi."(Buhârî; hadis no: 2156. Müslim; hadis no: 2201).

Âişe'den -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:

أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ إِذَا اشْتَكَى يَقْرَأُ عَلَى نَفْسِهِ بِالْـمُعَوِّذَاتِ، وَيَنْفُثُ، فَلَمَّـا اشْتَدَّ وَجَعُهُ كُنْتُ أَقْرَأُ عَلَيْهِ وَأَمْسَحُ بِيَدِهِ رَجَاءَ بَرَكَتِهَا. [رواه البخاري ومسلم]

"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-hastalığa yakalandğı zaman, kendi üzerine İhlas, Felak ve Nas sûrelerini (Muavvizât'ı) okur ve üfürürdü. Sancısı (ağrısı) arttığı zaman ise ben onun üzerine okurdum. Bereket ümit ederek eliyle de onun vücudunu meshederdum." (Buhârî; hadis no: 4728. Müslim; hadis no: 2192).

Hadiste geçen يَنْفُثُ)) )) lafzı, içerisinde tükürük olmadan hafifçe üfürmektir. Bazı âlimler, içerisinde hafif tükürükle üfürmektir, demişlerdir. (Bkz: İmam Nevevî, Sahih-i Müslim Şerhi; hadis no: 2192).

Yine, sünnette gelen duâlardan bazıları şunlardır:

Osman b. Ebi'l-Âs-tan -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e gelerek müslüman olduğundan beri bedeninde hissettiği sancıyı ona şikâyet edince, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ona şöyle buyurmuştur:

ضَعْ يَدَكَ عَلَى الَّذِي تَأَلَّمَ مِنْ جَسَدِكَ، وَقُلْ: بِاسْمِ اللهِ – ثَلَاثًا- وَقُلْ سَبْعَ مَرَّاتٍ: أَعُوذُ بِعِزَّةِ اللهِ وَقُدْرَتِهِ مِنْ شَرِّ مَا أَجِدُ وَأُحَاذِرُ. [رواه مسلم ]

"Sağ elini, vücudunun ağrıyan yerine koy ve üç defa: Bismillah, yedi defa da şöyle de: Çektiğim sancının ve sakındığım (ağrının) şerrinden Al­lah'ın izzet ve kudretine sığınırım." (Müslim; hadis no: 2202).

Tirmizî'nin rivâyetinde ise şu fazlalık vardır:

قَالَ: فَفَعَلْتُ ذَلِكَ، فَأَذْهَبَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ مَا كَانَ بِي، فَلَمْ أَزَلْ آمُرُ بِهِ أَهْلِي وَغَيْرَهُمْ. [ صححه الألباني في صحيح الترمذي ]

"(Osman b. Ebi'l-Âs) dedi ki: (Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in) bana yaptım, Allah bendeki sancıyı (ağrıyı) giderdi. Ben de hâlâ âileme ve başkalarına böyle yapmalarını emrediyorum." (Elbânî; Sahîh-i Tirmizî; hadis no:1696).

Abdullah b. Abbas'tan -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:

كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُعَوِّذُ الْـحَسَنَ وَالْـحُسَيْنَ وَيَقُولُ: إِنَّ أَبَاكُمَـا كَانَ يُعَوِّذُ بِهَا إِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ. أَعُوذُ بِكَلِمَـاتِ اللهِ التَّامَّةِ مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَهَامَّةٍ، وَمِنْ كُلِّ عَيْنٍ لامَّةٍ. [ رواه البخاري ]

"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Hasan ve Hüseyin'e rukye yapar ve şöyle buyururdu:

- Babanız (İbrahim -aleyhisselâm-, oğulları) İsmail ve İshak'a rukye yapar ve şöyle duâ ederdi:

- Her şeytanın, her zehirli hayvanın ve nazar eden her gözün şerrinden, Allah'ın noksansız sözlerine (isimlerine, sıfatlarına ve Kur'an âyetlerine) sığınırım." (Buhârî; hadis no:3191).

Yine de en iyisini Allah Teâlâ bilir.

Şeyh Muhammed Salih El Muneccid